Annem Kuşlardan Haber Beklermiş, Biz ise App’lerden…

Annem Kuşlardan Haber Beklermiş, Biz ise App’lerden…

Image: Pixabay/@Lukasbieri. CCO

Yüce Eros’un ruhu için, bir gün de mi bir insan, bir ‘günaydın’, bir ‘iyi geceler’ mesajı yazmaz?

İletişimin şu kadar kolay olduğu bir çağda, herşey elinin altındayken, bırak yazdığını okumayı, sesini duyman, görüntüsünü görmen bu kadar kolayken, iki satırı esirgeyen insanların dünyasında, demek ki sevmiyor dersin anlarsın.

Eski bir aşk hikayesinden kısa bir kesit anlatacağım burda. Aksi halde, hikaye iki sezon Türk dizisi olur senaryoyu yazarsam çünkü.

Annem 19 bile değil belki bir genç kız… Gürün‘deki köyden Kayseri‘ye Pınarbaşı‘na ilçe merkezine taşınıyorlar. Abisi Kayseri Lisesi‘ne yazılıyor, liseye gidecek.

Abi, aynı zamanda belediye başkanı da olan bölgenin köklü, tanınmış ailelerinden birinin oğluyla yaklaşık yaşıt ve arkadaş. Belediye başkanının oğlu çok havalı, kısa boylu ama baby blue diyor Amerikalılar iri mavi gözleri, ok gibi kirpikleri, maskülen yüz hatları, kumral gür saçları ile çekici bir genç. Yeni oyuncuları tanımıyorum ben, eskilerden misal Yiğit Özşener andırıyor, ama daha maskülen çene ve yüz hatları bizimkinin. Üstü açık spor bir araba kullanıyor ve havası yerinde şehirde…

Abiyle arkadaşlık ediyor ya, eve girip çıkarken, evin kızına aşık oluyor. Kız da ben diyim Fahriye Evcen, sen de Bergüzar Korel öyle doğal, sade güzel bir genç kız.

Demek arada bir kaç kelimelik “hoşgeldin, beş gittin” konuşma, bir kaç bakış derken aşk doğmuş. Zaman, 1960’ların başı Türkiyesi. Öyle şimdiki gibi bir arkadaşlık falan ne münasebet, mümkün değil.

Başkanın oğlu, bir gün çıkıp geliyor, kızın babasıyla konuşmak için. Diyor “ben kızınızı seviyorum ve evlenmek istiyorum”. Böyle çata çat. Dedem de otoriterliği ile tanınan biri bu arada. “Buyrun bu bir kese mücevher de benim sözümün bir nişanesi olsun” diyerek, bordo kadife büyükçe bir kese, içinde altınlar, pırlantalar, zümrütler, annesinin mücevherleri falan toplamış getirmiş dedeme veriyor. Dedem diyor, “yavrum böyle olmaz, anne babanı alır gelirsin o zaman olur”. “Yok” diyor bu, “onların haberi var”, “siz şimdi bunları alın, benim sözüm olarak, sonra yine birlikte tabii ki geleceğiz”.

OKU:  İki Kişilik Masa

Ve aradan çok geçmeden, İstanbul‘da üniversite kazanıyor, İktisadi İdari İlimler Fakültesi‘ne okumaya gidiyor. Gidiş o gidiş. aile hala Kayseri’de tabi… Koca bir kese mücevher bıraktığı kıza hiç bir haber göndermiyor bu zaman zarfında…

Telefon falan ne gezer. Annem gelen geçen kuşlara, serçelere, güvercinlere bakıyor. Diyor “sevdiğimden bir haber getirseniz kuşlar keşke”… “kuşlar bana bir haber getirin”…

Seneler geçiyor, başkanın oğlu tatillerde ailesine gelip gidiyordur muhakkak, ama bizim kıza uğramıyor. Ne bir haber, ne bir arayıp sorma…

Ben bile bazı ilişkilerimde 20’lerimde, İstanbul’da doğmuş büyümüş herşeyi görmüş, duymuş, okumuş biri olarak anlamakta, anlamlandırmakta zorlanıyordum bazı şeyleri bazen… Annemin de, ailesinin de o dönem, bu olayı anlamaları vaki olmuyor. Tabi dedem bir süre sonra, çocuğun evini ziyaret ediyor mücevher kesesiyle birlikte. Ailesine diyor, “sizin oğlan bunları bize bırakmıştı. Bizde durması uygun değil, iade ediyoruz”.

Ama olay meçhul bir şekilde kalıyor senelerce.

Gel zaman git zaman, 60’ların ilk yarısı bizimkiler İstanbul’a taşınıyor.

Şimdi bu söz verip İstanbul’da okumaya gidip geri gelmeyen çocuk dolayısıyla, annem hiç bir talibini beğenmiyor. “Acaba çocuk kendisi üniversiteli oldu diye mi beni beğenmedi artık” diye geçiriyor içinden belki de. “Evleneceğim kişi illa üniversite mezunu olacak” demiyorsa da gönlünden öyle geçiyor belli ki, çünkü başka gelenleri beğenmiyor. Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay‘ın yaveri gibi biriyle sözleniyor bir ara mesela, yakışıklı da bir çocuk ama o sözü bitiriyor bir süre sonra. İçinden gelmiyor bir türlü çünkü.

Sonra, İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi son sınıf öğrencisi yakışıklı babamla tanışıyorlar. Babam da ben diyim Daniel Day-Lewis, siz diyin Ayhan Işık. Tam 68 ruhu gibi, şahane romantik bir aşk, 1968’de İstanbul’da evleniyorlar.

OKU:  Şeker Bayramı, Daha Doğrusu Şükür Bayramı

Biz doğuyoruz… Arada yazları bahçede, ceviz ağacının altında otururken gökyüzünden gelip geçen, ağaçlara konan kuşlara bakan annem eski günleri hatırlar, “kuşlardan haber beklerdim ben, biliyor musunuz?” derdi… bir de heralde biz flörtlerimizle telefonlaşırken ya da şikayet ederken… “ben o kadar haber alamıyordum ki, gelen geçen kuşlardan medet umar, bir haber beklerdim”…

Bizim yakışıklı, havalı belediye başkanının oğlu ise kendisi de bir kaç dönem belediye başkanlığı yapıyor. Şimdi bildiğiniz iki Reis‘ten de önce, onun lakabı Reis ve hayatı boyu hiç evlenmiyor.

Annem olayı bir süre sonra kendi kafasında anlamlandırıyor. Zaman geçiyor, başkanın oğlu yani Reis, 1980’lerin başı İstanbul’a geldiği bir gün annem diyor, “size anlattığım kuşlardan haber beklediğim biri vardı ya, babamlara geliyor yemeğe”. Biz de o dönem tanışıyoruz. Sonra zaten o da İstanbul’a taşınıyor ve arada kalabalık olduğumuz geniş aile yemeklerine de davet ettiğimiz biri olarak ahbaplığımız eski bir aile dostu olarak devam ediyor.

Gerisini ise bir gün senaryosu yazılır, dizisi çekilirse izlersiniz.

Annem kuşlardan haber beklermiş, biz ise cebimizdeki telefonun app’lerinden.

P. S.: Bütün sevdiklerinden bir mesaj, bir haber, bir selam bekleyenlere ithaf olunur.

Nil Taşkın


Hikayede geçen herkes sırasıyla önce dedem, sonra babam, sonra annem, önceki sene de reis bu dünyaya veda ettiler.