Radikal Yoldan Dönen Arkadaşım

Radikal Yoldan Dönen Arkadaşım

80’lerin sonu, lise öğrencisiyim.. kendimi farklı görüşüm okul öncesi dönemlerde başladığı için o dönemde aynıyım. Ortalama kalabalıklara göre ben okuyup, yazan herkesten farklı düşünen biriyim, en azından kendimi öyle görüyorum… 70/80’li yılların Türk filmlerinin de etkisi var muhtemelen, kimseyle flört falan etmiyor bizim jenerasyon pek, yok öyle bir alışkanlığımız… elbette sınıfta flört eden tek tük kızlar var, ama ben onlardan değilim… öyle ilgimi çeken biri de yok açıkçası.

O benim ilgi alanımda biri değil, 1,88’lik uzun boyu ile sınıfın en arkasında oturanlardan genelde, bununla birlikte bir keresinde yaramazlığı öne sürülüp ceza olsun diye sessiz bir kız arkadaşımızın yanına oturtuluyor hemen benim arka sırama…

Çok zeki, hiç ders çalışmıyor gibi duruyor, ama Fen derslerinde hep çok yüksek notlar alıyor, zaten biz bir Fen sınıfıyız.. oysa benim Fen notlarım onun ki kadar parlak değil, ama Biyolojim iyi… Edebiyat, Sanat Tarihi, Psikoloji, Felsefe, Resim, Müzik dersleri en ilgimi çekenler ve daha başarılı olduklarım.

Bu çok espirili ayrıca, hocalarla çok rahat şakalaşıyor mesela, bense hocalarla mesafeliyim genellikle…

Uzun boylu, kumral/sarı saçları var, espirili ve zeki.. bununla birlikte öyle düzenli bir öğrenci değil, hafif serseri havası var. Bu tarif şimdi bakınca dikkat çekici gibi dursa da dedim ya o zaman için hiç benim ilgi alanıma girmemiş birisi…

Lise sondayız, okulun kapanmak üzere olduğu günler, ben öyle okul kıran biri de değilim… okul kırıyoruz bir grup öğrenci, kızlı, erkekli… Boğaz’a gidiyoruz.. hava süper, şeker gibi, üniversite sınavı yaklaşmış falan, bir çılgınlık yapalım diyoruz bir kereye mahsus… 7-8 kişi belki daha fazla, üzerlerimizi okulda değişip ver elini Aşiyan, Boğaz yapıyoruz, tüm gün parklarda bahçelerde, café’lerde geziyoruz.. Bu da var grupta ama benim için diğer sınıf arkadaşlarımdan bir farkı yok…

O günün sonlarına doğru, bir Çingene yolda çeviriyor bizi, bazılarımıza gül satıyor ve el falımıza bakıyor.. bana önce bir şeyler söylüyor, sonra biraz daha para verirsen “nasıl öleceğini söyleyeceğim” diyor.. para vermediğim için mi nedir, nahoş bir şey söyledi gibi kalmış aklımda ama hiç emin olamıyorum bu anıdan.. hikaye seven beynim bu anıyı daha da ilginçleştirmek için sonunu uyduruyor mu, yoksa sahiden bana böyle bir şey söylemiş miydi o Çingene diye aklıma geliyor seneler sonra yine…

Yani lisede yaşadığımız tek ortak hatıra aklımda kaldığı kadarıyla yapılan bu kalabalık Boğaz gezisi… bir de ÖSYM sınavının yapılacağı gün Bakırköy sahilde bir café’de buluşalım diyoruz yine kalabalık bir grup, ama o toplantıya kimseler gelmiyor…

20-30 yıldır okulda yıllık çıkmamış, uzun yıllar sonra okulda ilk kez yıllık çıkartmaya karar veriyoruz mezuniyetimiz için, fikri ortaya atan benim, dolayısıyla da yıllık komitesi başkanıyım… grup fotoğraflarında çokça olmakla birlikte, yıllık için portre fotoğrafı vermeyen bir kaç kişiden biri bu arkadaşım, ama yine de kısa bio’su yıllıkta var sanıyorum fotoğrafsız…

Üniversite sınav sonuçlarını yaz tatili bitmek üzereyken Ağustos ayı ortalarında öğreniyoruz, şimdiki gibi sonuçlar çabucak açıklanmıyor. Dolayısıyla telefonda konuştuğumuz, irtibat halinde olduğumuz sınıf arkadaşlarımız dışındakilerin sınavı kazanıp kazanmadıklarını, kazandılarsa nereleri kazandıklarını da bilmiyoruz…

Sınav sonuçlarının açıklanacağı günün bir öncesi gün, tüm gün George Michael‘ın grubu Whem dinleyip dans ediyorum, zaman geçsin diye. Açıklanacak gün erkenden uyanıp -pek erkenci değilimdir normalde- daha merkezi bir yere gidip gazete alıyorum… İstanbul Üniversitesi, Antropoloji Bölümü‘nü kazandığımı öğreniyorum, seviniyorum… Babam da İstanbul Üniversitesi mezunu, o nedenle daha çok hoşuma gidiyor, bir aile geleneği olacak diyorum… Haberi sevinçle veriyorum evdekilere, babam da seviniyor. Bana tek öğüdü, “4 yıllık bir yer olsun gerisi senin isteğine kalmış” öğüdünden ibaretti çünkü…

Okula ilk yazılma işlemlerine babamla gidiyorum hatta sanırım… Fakülte, Laleli ile Beyazıt arasında… SSCB yakın zamanda dağılmış, Ruslar İstanbul’a geliyor akın akın… Laleli de en çok ziyaret ettikleri yer, deri ve tekstil ürünleri alıp Rusya’ya götürüp satıyorlar, “bavul ticareti” deniyor…

Dükkanların vitrinlerinde Rusça yazılar görüyoruz çokça… Tüm çocukluğumuz boyunca gizli kapaklı bir yer olan demir perde ülkesi, ancak romanlardan bildiğimiz Rusya’nın ve Rusların bu kadar yakınımızda ve artık hikayenin içinde oluşları bana ilginç geliyor ve hoşuma gidiyor açıkçası…

OKU:  Ne Keder, Ne De Zafer Türkleri Birleştirememişken...

Küçük bir bölüm Antropoloji bölümü, az sayıda öğrencisi var, ve çok entelektüel bir eğitim alıyoruz. Bölüm derslerimizin yanı sıra, Prehistorya, Arkeoloji, Sosyoloji, Psikoloji, Felsefe, halimden memnunum… İstatistik ilk sene biraz canımı sıksa da sonraki senelerde en iyi derslerimden biri oluyor o da.

Aralık başı gibi sanıyorum, bir kartpostal alıyorum… Böyle kar, kış, yılbaşı tatili temalı hoş, neşeli bir kartpostal. Hiç beklemediğim birinden, çok şaşırıyorum ve ev adresime… Ne yazdığını şimdi tam hatırlamıyorum ama benimle görüşmek istediğini söyleyen bir kart sanırım ve telefon numarası iliştirilmiş şekilde. Sonra bir telefon konuşması… kartı atan bu yukarıda sözünü ettiğim lisedeki kumral/sarı, uzun boylu arkadaşım. Anlatıyor, diyor ben İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat Mühendisliği‘ni kazandım, orda okuyorum, Maslak‘ta… Liseden aylar sonra, okuldayken öyle yakın bir arkadaşlığımız da olmamasına rağmen beni aramasına şaşırıyorum, ama sohbet ediyoruz. Sonra görüşmek istediğini söylüyor. O gün mü, daha sonraki bir konuşmada mı veriyorum ilk randevuyu hatırlamıyorum, ama uzun ders aramız olan bir gün için okula çağırıyorum.

Gerçekten dondurucu soğuk bir gün, kar serpiştiriyor… Ders arası uzun olduğu için, hemen Edebiyat Fakültesi‘nin karşısındaki bir binanın çatı katında olan Köşem Café‘de oturuyoruz arkadaşlarla, çay içiyoruz, 51 oynuyoruz, edebiyat, felsefe, gazete haberleri, gündem konuşuyoruz… Bunun gelmesine yakın, masadaki bir arkadaşıma diyorum aşağı ınıp bakar mısın, çok soğuk ben inmemeyim şimdi… Bir arkadaş gidiyor, şimdi İTÜ‘lü olan lise arkadaşımı alıp geliyor… kantine veya başka bir café’ye mi gidiyoruz tam hatırlamıyorum sonrasını ama bir öğleden sonrayı birlikte geçiyoruz. Bej rengi, içi iskoç desenli bir pardesü giymiş, serpiştiren kar tanelerinin altında çekici görünüyor gerçekten, romantik bir atmosfer. Bana ilk o gün mü, sonrasındaki günlerde mi açılıyor, neler diyor hatırlamıyorum ama benimle çıkmak istiyor ve çıkıyoruz…

İlk erkek arkadaşım…

Çok aşık, hemen daha bir kaç ay sonrası evlenmek istiyor. Hiç aklımda olmayan şeyler ama Mart ayı içinde babam rahatsızlanmış, hayatında ilk defa hastaneye gidip gelmiş ve rahatsızlığı biraz ciddi gibi… Hayat arkadaşlığı edeceğim kişiyi babam da tanısın istiyorum, sanırım biraz da o nedenle “evet” diyorum. Bir öğleden sonra ikimiz birlikte Bakırköy’de bir kuyumcuya gidiyoruz, söz yüzükleri alıyoruz ve orda takıyoruz… o artık “sözlüm”.. hayattaki ilk ve tek sözlüm. Anneme söylüyorum önce, annem de babama söylüyor. Babam elbette tanışmak istiyor. Eve davet ediyorum, babamla tanışıyorlar. Babam rahatsız olduğu için robdöşambrı üzerinde, salondayız.. sohbet ediyorlar, babam buna sorular soruyor cevap alıyor, konuşmanın içeriği aklımda değil, öğütler veriyor sanırım.

Hayat arkadaşlığı edeceğim kişiyle babam da tanıştığı için mutluyum. Babamı çok geçmeden bir kaç hafta sonra Nisan ayının 10‘unda kaybediyoruz… Çok sarsıcı bir olay benim için, hayatımı etkileyen en önemli bir kaç olaydan ilki. Bu hep yanımda, destek, moral, motivasyan varlığıyla…

Babamı kaybettikten kaç gün sonra ilk kez okula gittiğimi hatırlamıyorum, fakültenin son katında dersimiz olan bir sabah. Ders başlamış, biraz geç kalmışım, bir sigara yakıyorum Camel. Anfi’nin önündeki yüksek tabureye oturuyorum. O sırada derse geç kalan bir başka arkadaşım geliyor ve halimden anlıyor bir şekilde üzgün olduğumu. Derse girmiyorum, o da yanımda kalıyor ve benimle sohbet ediyor. O güne kadar yakın bir arkadaşım değil ama dinlemesini bilen anlayışlı haliyle beni desteklediği o günden sonra yakın arkadaşım oluyor…

Aynı gün mü, ertesi gün mü sözlüm de fakülte de bir gün yine, bölüm başkanımız Prof. Dr. Taylan Akkayan benimle konuşurken o da yanımda… Taylan Bey bana öğütler veriyor, babamı kaybetmemin acısı üzerine. Benim de aklımda kalan anlattıkları var, onun da aklında kalanlar olmuş. Yıllar sonra konuşurken aktarıyor bana, herkes aynı konuşmadan nasıl farklı şeyler hatırlıyor diyorum.

Babamın kaybı dolayısıyla büyük halam da bir iki haftalığına bizde o sıra… onunla da tanışıyor, halam da seviyor onu..

OKU:  John F. Kennedy & Jackie'nin Düğünü

Babamı kaybetmişim, okul devam ediyor, ve onunla da devam ediyoruz ama hep içimde bir eksik duygu… Tamam düzgün ve iyi bir insan gibi ama, bir ama var hep… Kafaca anlaşamıyoruz, benim için yeterince entelektüel değil. Bir kaç kez ayrılalım diyorum, her seferinde beni ikna ediyor, devam ediyoruz sonrasında. Bana diyor, “Nil, seninle Kuran’ı okuyalım, araştıralım, öğrenelim”… Ben zaten meraklı insanım, evimizde Kuran tefsirleri de mevcut, merak ettikçe açıp açıp okumuşum. Ama çocukluğumdan beri bu konulardaki fikrim sabit değişmiyor, sadece pekişiyor her seferinde. Ama onunla da bir kez elimizde Kuran, ben açıp bölümler gösteriyorum, aklıma yatmayanları söylüyorum şeklinde inceliyoruz, bu sahne aklımda kalmış. Ben anlıyorum onu, amacı beni dine döndürmek. Hayır önceleri pek böyle değildi, okuldaki arkadaşlarıyla yaptıkları ev partilerine falan da gidiyorduk birlikte, Boğaz hattında rakı, balık, biralı grup yemeklerine de üstelik. Kimlerle takılmaya başladıysa bilmiyorum ama onların etkisinde kaldığını düşünüyorum son dönemlerde.

Karadenizli bir aile, esnaf bir baba, ev hanımı bir anne. Eğitimli bir aile değil, çocuklarına yön veremiyorlar belli ki. Üstelik geleceğiyle ilgili de hep ailesiyle birlikte iş yapmaktan söz ediyor. Diyorum bu bağımsız hareket edemeyecek belli, hiç okuduğu meslekle ilgili bir hayali de yok zira. Ayrılmakta kararsız kalmamın bir nedeni de babamla tanışmış olması, “babamı kaybettim, bir daha hiç bir erkek arkadaşım onunla tanışamayacak, bu tanıştı, o nedenle bununla evlenmeli miyim acaba” diye düşünüyorum… Yaz başı bir sabah okula giderken yolda yürüyorum, geleceğimi düşündüğümü net hatırlıyorum… Ne yapmak istiyorum, ölüm var ve hayat kısa, evlenmeli miyim? HAYIR diyorum, ve kararımı veriyorum.

Haziran başları, kararlıyım “bu sefer ayrılacağım, beni ikna edemeyecek” diyorum… Randevulaşıyoruz, Beyazıt’taki Kütüphane’de olacağım diyorum, oraya gelirsin şu saatlerde, geliyor. Kütüphanenin konuşabileceğimiz bir bölümündeyiz belli ki… Kağıt, kalem çıkarıyorum, ona da veriyorum. Diyorum benimle ilgili sevdiğin ve sevmediğin şeyleri yazacaksın, ben de aynısını yapacağım. Yaşlarımız 18, çocuk sayılırız daha normal.

Benim listemde, sevdiğim yönler bölümünde yazanlar, sevmediğim bölüme göre kısa kalıyor. Bu hep sevdiği şeyleri yazmış, sevmediği bir şey bulmakta zorlanıyor, çok zoraki bir iki şey bana sorarak yazıyor ama sevmediğim bir şey yok diyor… ayrılmak için neden göremiyor. Ben kararlıyım dedim ya, ayrılıyoruz. Kütüphaneden çıkıp Fakülte’ye kantine dönüşümü hatırlıyorum, biraz zor olacak biliyorum ayrılık. Hep biriyle birlikte hareket etmeye alışınca yalnız hareket etmeye alışmak kolay olmayacak… ama beceriyorum, bir hafta, iki hafta derken yalnız kalmayı ve biriyle birlikte plan yapmadan yalnız hareket etmeyi öğreniyorum.

Bu zaman zaman bana telefon da açıyor, arada annemi de arıyor hal hatır soruyor… hep barışmak istiyor bir dönem. Sonra ertesi sene yine yılbaşına doğru, posta kutumuza 3 yılbaşı kartı geliyor, bundan! Biri bana, biri kız kardeşime, biri erkek kardeşime. Kartları açmamla irkilmem bir oluyor… Kartlardan biri kara çarşaflı bir kız çocuğu, diğerleri de benzer temalı, radikal islami kartlar, bizi islama davet eden şeyler… arkasına el yazıyla yazdıklarını şimdi hatırlamıyorum ama kartlar sanırım hala bir yerlerde duruyordur, atmadıysam. Aileme de gösteriyorum kartları elbette, bunun radikalleşme yoluna girdiğini anlıyoruz. Annem çok müşvik, sevecen ve anaç bir kadındı. Bu dönemlerinde annemi aradığında da, ona öğüt verici şekilde konuşuyor ama nafile elbette. Bir gün yine bir mektup yazıyor bana, diyor “ben Afganistan’a gidicem savaşmaya”… Benden bir cevap bekleyen mektuplar değil bunlar, cevap da vermiyorum zaten ama üzülüyorum onun için… İTÜ gibi bir okulda, İnşaat Mühendisliği gibi şahane bir bölümde oku sen ve bu yollara sap, olacak şey değil… Kendi elleriyle hayatını mahvediyor diye düşünüyorum.

Yılbaşı geçmiş, Ocak, Şubat ayları, günlerin çok kısa olduğu, karanlık puslu zamanlar… okul dönüşü bir akşam üstü eve dönmeden önce Bakırköy Özgürlük Meydanı‘na giriş yapıyorum, İncirli Caddesi yönünden… Tam karşımda bu, meydanın girişinde burun buruna geliyoruz! 1,88 dedim ya, daha da uzun görünüyor, sakalları boynunu geçmiş göğsüne uzanıyor, üzerinde yakasız uzun siyah giysiler, gerçek bir Hizbullah gibi duruyor tam karşımda! Ayak üstü bir kaç cümle konuşuyoruz ve ters istikametlerde gidiyoruz sonrasında… ama o ürkünç görüntü gözümün önünden hiç kaybolmadı bunca senedir, unutmadım o görüntüyü hiç…

OKU:  Devri Daim Olsun

Bir insanın, benimle aynı lisede okumuş, orta şeker bir ailede yetişmiş, İstanbul’da Türkiye’nin en iyi okullarından birinde öğrenci birinin ne kadar kolay radikalleşebileceğinin bir örneğiydi eski erkek arkadaşım…

Aradan iki sene geçiyor, zaman zaman annemi, ofisi arıyor diyorum ya, yine böyle bir dönemde artık normale dönüş yaptığını öğreniyorum ve bir randevu isteğine evet diyorum, eski bir arkadaşım olarak… yıllar sonra ilk defa görüşüyoruz. Beni son model bir BMW ile almaya geliyor, Yeşilköy sahilde bir Balıkçı Restaurant‘ına gidiyoruz.

Amcazade birinin Rus kız arkadaşını heyecanla anlatıyor… Bir kaç yıl önce o beni ürküten görüntüsünden eser yok… görüntüsü ile birlikte ilgi alanları da biraz değişmiş gibi… ortak bir lise arkadaşımızın türbana girdiğini de aynı yemekte anlatıyor laf arasında… diyorum beni etkileyip kapanmamı istiyor! Yalan mı söyledi, gerçek miydi o kapanma hikayesi hiç bir zaman öğrenemedim bunu. Ama belki de para kazanmak için dini bir gazetede iş bulan annesinin peşi sıra o ortak arkadaşımız kız da kapanmıştı o dönem kimbilir (sonraki yıllarda gördüğümde benim tanıdığım, bildiğim şekilde açıktı zira)… yargılamıyorum, babalarının onlarla ilgilenmediğini bildiğim için, geçimlerini sağlamak için bir yöntem olarak kullandıklarını tahmin edip anlayışla karşılıyorum. Hayata tutunmaya çalışan anne/kız iki kadın kolay değil diyorum.

Sonrasında, sanırım hemen ertesi yıl ailenin zengini halasının, türbanlı kızıyla evlendiğini öğreniyorum.. kendisi haber veriyor anneme. Ben de mutluluklar diliyorum gıyabında. Şimdilerde hala inancını muhafaza ediyor, ticaretle uğraşıyor, bir kızı olduğunu, onun da “kendi isteğiyle(!)” türban taktığını öğreniyorum… Başka şekilde bir ailede doğsaydı o kız o türbanı takacak mıydı diye sormuyorum elbette… Aile ve çevre etkisinin, eğitim ve okuldan daha baskın olduğunu net biliyorum artık, hayat tecrübem bunu bana öğretti…

Benim arkadaşım yine de şanslıydı, belki halasının kızıyla evlenme ihtimali onu Afganistan’a gitmekten alıkoydu, belki ailesi kendisine gelmesini sağladı son anda, belki başka şeyler bilmiyorum, ama bir kaç yıl radikal çevre tecrübesinden sonra görece normalleşmesine ve muhafazakar ama sıradan bir hayat sürmesine seviniyorum… Tanıdığım, hikayemde var olmuş birinin anlamsız savaşlarda bulunmasını ve belki de yok olmasını hiç istemezdim zira, hele de o dönem bunu bana olan aşkına karşılık alamamasına bağlıyor gibiydi biraz da ki benim için daha da üzücü olurdu bu.

İçinde doğduğunuz kültürün inançlarını sorgulamadan kabul etmek zorunda değilsiniz… kalabalık koyun sürülerinin aralarına katılmadan önce bir durup düşünün… zira şimdi size çok uzak görünen “radikalleşme tehlikesi” hemen yanı başınızda…

Aklın ve bilimin yolundan ayrılmayın, sizi her türlü kötülükten koruyacak olan onlardır çünkü…

Son not…

O zekasıyla başka bir ailede doğsaydı, dini kitaplar yerine edebiyat kitapları, romanlar, hikayeler, biyografiler, dünya klasikleri okusaydı.. dini sohbet edeceği gerici insanlarla arkadaşlık etmek yerine entelektüel ortamlara katılsaydı şu an dünya birinci liginde oynuyordu insan olarak.. kendi çapında yine iyi bir yaşamı var ama dediğim gibi ‘kendi çapında’ ne kadar olabilirse işte…

Aile ve çevre önemli ama o da her zaman için yeterli ve tek etmen değil.. ülkenin içinde bulunduğu kültürel ortamın da etkisi büyük insanların üzerinde… yüceltilen değerler ve mütamadiyen bitmeyen derinliksiz gündemler… son senelerde iyi eğitimli düzgün aile çocuklarının da pompalanan liberal kültür yayınları sayesinde kimlere kimlere, nelere nelere oy verdiklerini ve desteklerini gördük, şahitlik ettik hep birlikte üzülerek zira…

Çocuklarınızın eline hiç bir işlerine yaramayacak dini kitaplar değil, onları dünya birinci ligine hazırlayacak dünya klasikleri ve edebiyat kitapları verin, iyi filmleri, oyunları izlemelerini teşvik edin…

Nil Taşkın